Okuma Süresi: 10-12 dakika
Paris Gezi Yazısı: Bir Şehri Görmenin Ötesinde
Eksik bir deneyim ışığında “Paris’i beğenmedim” tümcesi ile sizin olası benzersiz seyahatinizi engellemeye çalışan ve motivasyonunuzu düşüren kimselere kulak kabartmamanız ve Paris’i ziyaret etmenizin bir seçenek değil bir gereksinim olduğunu anlatmaya özen göstereceğim bu gezi yazısında. Metin, tamamen kişisel deneyimlere ve gözlemlere dayalı olup birbirinden farksız kopyala yapıştır gezi yazılarından farklı olduğu gibi yapay zekaya da hazırlatılmamıştır. 2012 yılından beri her sene defalarca Paris’i ziyaret etmiş, sokaklarını belki de yaşadığı kentten çok daha fazla arşınlamış bir kişi olarak Paris’i henüz yola çıkmadan sevdireceğime inanıyorum. Daha önce Paris’e gidenler için ise belki de bu yazıyı okuduktan sonraki seferleri çok daha farklı olacak.
Ayaklarımızın altındaki tarihin farkında olmak
Bir şehri görmek o şehri anlamanız için yeterli değildir hiçbir zaman. Şehrin atlattığı badireleri, dönüşümleri anlamak, kent müzelerinde, sanat merkezlerinde, yaşam alanlarında zamanın ruhunu kavramak gerekir. Paris’i beğenmeyenler için nahoş tavırlar içerisine girmeyeceğim elbette ancak bu altı boş bence’nin kökenine inmek şart. Meselenin özü hazır olmamak ile ilgili gibi görünüyor ilk etapta. Şuraya mutlaka gitmelisiniz ile başlayan yüzlerce Paris gezi yazısına denk gelebilirsiniz. Hatta google da önünüze çıkarılan ilk birkaç linke tıklar, her bir yere tik atacak şekilde bir gezi planı bile yaparsınız belki. Kendinizi o rehberde yazan concorde meydanında bulduğunuzu varsayın. Sahi concorde ne demek ti? Uzlaşı… Peki ne için bir uzlaşı oldu da bu meydanın adı önce kralın adıyla sonra devrimle sonra da bu isimle anılmaya başlandı. Bu meydanda kimler giyortinle idam edildi? Fransız devrimi adıyla bildiğiniz ve oldu bitti olarak zihninize kazıdığınız bu süreç kaç yıl sürdü? Devrimin en gözde isimleri Robespierre, Danton ve nicesi nasıl bir terör döneminin kurbanı oldular? (Emrah Safa Gürkan’ın Fransız Devrimi kitabı ihtilal dönemi ve süreçleri hakkında genel bilgi açısından okunmaya değer) Meydanda yer alan ve Mısır’daki Luksor tapınağından getirilen 3200 yıllık dikilitaş ne zaman ya da nasıl buraya getirildi ve bunun Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile ne ilgisi olabilir? Hiyeroglifleri çözen ünlü Fransız bilim insanı Jean-François Champollion’un etkisi yadsınamaz lakin neredeyse İstanbul’u ele geçirecek güce ulaşmış Kavala’lının ordusunu Fransız albayların kurması ve uluslararası alanda Fransa desteğine ihtiyaç duyması da bir gerekçe olabilir mi? Hikaye bir anda nerelere geldi değil mi? Oysaki bir bakışta Louvre Sarayı ve o meşhur şanzelize arasındaki uzun yol ortasındaki geniş bir meydandı burası. Bunları bilerek gezmek üzerinden geçmek ile bir olabilir mi? Elbette hayır, üstelik daha da meraklısı iseniz okumalar yapmak için harika bir başlangıçtır öğrenerek gezmek.
Mekanın hafızası kavramını hiç işittik mi peki? Sizden önce hayatta olanların nerelerde zaman geçirdiğini hiç merak ettiniz mi? Nerede buluştular, orada nelerden bahsettiler? Bir de bu kişilerin hayatınızı ve dünyaya bakış açınızı etkileten yazarlar olduğunu düşünün lütfen. Onların yemek yediği, kahvesini yudumladığı hatta kitaplarını yazdığı yerlerde gözlerinizi kapatıp o anları hayal etmek istemez misiniz? Bu mekanlara değer katanlar ve sizin ruhunuzu okşayan isimlerle aynı mekanı paylaşmak harika olmaz mıydı? Fransız ihtilalinin ruhunu besleyen Toplum Sözleşmesi’ni bize kazandıran Jean-Jacques Rousseau’nun kahvesini içip yemek yediği, Voltaire’in müdavimi olduğu, aydınlanma çağının devlerinin fikir külübü haline gelen 1686’ya tarihlenen Procope’ta zaman geçirmek istemez misiniz? Hele bir de o mekanın sizi yüzyıllar öncesine götüren iç tasarımını bir görseniz. Benim için harika bir yer ve büyüleyici bir atmosferdi ilk etapta. Eğer ilk endişeniz kimbilir ne kadardır ise hala istediğim kıvama gelmediniz ama korkmayın Pazartesi’den Cumartesi’ye öğlen 12 akşam 6 arasında servis edilen Procope Menü (26,5-33 €) bu deneyim için yeterli diyebilirim. Procope’a ilk girdiğim andan itibaren özel bir mekana adım attığımı hissetmiştim. Rezervasyon yapmanız tavsiye edilir ancak belirttiğim saatlerde gidip hiç yer bulamadığım da olmadı açıkçası. Girişte masanıza yönlendirmek için güzel bir karşılama bekliyor olacak sizi. Masanıza oturdunuz ve artık sıra sipariş vermeye geldi ama tabi masa örtüleri, işlemeli tabakları ve ancak bulaşık makinası deterjanı reklamında görebileceğiniz parlaklık ve temizlikte kadehler dikkatinizi çekiyor olacak. Servisin sırayla ve aheste aheste yapılması yemeği bir doyumdan ritüele dönüştürüyor.

Oldukça lezzetli bir raviole ile başlayıp ana yemek tercihimi hep fileto balıktan yana kullandım. Tatlılarda da başarılı olsalar da bu hakkımı ressamlar tepesinde kullanmayı tercih ediyorum. Bir dönem başlangıçlarda avakado yatağında frenk üzümlü karides servis edilirdi. Procope menüden çıkarmalarına üzülmedim değil ama her anı özel bir yemek sizi bekliyor. Tabi ortamın sağladığı büyüleyici atmosfer birlikte gittiğiniz güzel insanlarla kaliteli bir sohbetle de zenginleşiyor ise aldığınız keyif bambaşka bir hal alıyor. Küçük gruplarımızla düzenlediğimiz uçaklı Paris ya da bizim isimlendirmemizle Bene-Paris turlarında 3-4 gece Paris’te kalıyoruz ve Procope’ta bir öğün alıyoruz. En son voltaire salonunda harika bir deneyim yaşamıştık. Burası ile ilgili aktarılacak çok daha fazla şey olsa da birazını seyahate ayırmakta fayda var üstelik yazımızı da bir mekan anlatısına dönüştürmeyelim. Çok uzağında değil 10 dk’lık bir yürüme mesafesinde de İngiliz yazarların buluştuğu “Shakespeare And Company” kitabevi sizi karşılar Notre Dame Katedralinin tam karşı yakasında. İki mekan arasında Melek Mikail’in şeytanla mücadelesini konu alan bir sahneyi betimleyen St Michael Çeşmesi, 50 sente aldığım harika plakların olduğu sahaflar (Boulinier vd.) arasından geçeceğinizi de hatırlatmak isterim. Çok harika olmasa da ihtiyacımı karşılayan ve yaşam alanımıza uygun plakçalarımda bu kullanılmış plakları dinlemek ve dostlarımız geldiğinde arka planda çalması bana ayrı bir huzur veriyor. Karton plak kapakların bazen elle yazılmış notlar bulursunuz aynı ikinci el kitaplarda olduğu gibi, bir başkasının evinde yaşam bulan bu plaklar artık size miras kalmıştır. Fiyatına bakıp aldanmayın ününü ya da yaşamını yitirmiş harika albümlerdir. 3-4 albümünü buradan aldım Julio Iglesias’ın. Tam o köşeden geçerken Atilla İlhan’ın Paris yıllarında çokça zaman geçirdiği Depart cafe de hala yerinde durmaktadır.
Gençler Geziyor’un instagram sayfasının ilk bizden duyun kanalını takip ediyorsanız hatırlarsınız muhtemelen, Milano örneği üzerinden aktarmaya çalışmıştım. Okuma yazma bilmeyen Orta Çağ halkına dini hikayeleri anlatmak için taşa/demire işlenmiş devasa bir kitap gibidir katedrallerin ön cephesi. Yoksulların İncili anlamına gelen “biblia pauperum” Hristiyanlık öğretisini ve karmaşık teolojik konuları basite indirgeyerek aktarma yöntemi olmuştur. Notre Dame gotik mimarinin en güzel örneklerinden biri olarak Paris’te ziyaret edeceğimiz önemli dini yapılardan birisi. Gül penceresi, kıyamet günü, Meryem Ana’nın hayatı, yahuda krallarının olduğu kapı ve galeriler sizi bu cephede karşılar. Her ne kadar su tahliye borusu işlevi görse de kötü ruhları ve şeytanları kiliseden uzak tutmak için yerleştirilen o çirkin korkutucu gargoyle heykeller de dikkatinizi çekecektir. Yapı 12. Yy’da inşa edilmeye başlanmış ve iki yüzyıl kadar inşaatı devam etmiştir. Viktor Hugo’nun romanı ile yıkılmaktan kurtulan bu yapı 2019 yılında feci bir yangın ile büyük bir trajediye sahne oldu. Tüm dünyadan gelen yardımlar ve titiz çalışmaların ardından yanlış hatırlamıyor isem geçtiğimiz yıl tekrar hizmete açıldı. https://www.notredamedeparis.fr/en/understand/sculptures/the-choir-enclosure/ bu linkten kilise içinde Hz.İsa’nın yaşamından kesitler sunan oymalı ahşap eserlerin yer aldığı koro bölümün detaylarına erişebilirsiniz. Notre Dame dış avlusunda atının iki yanında yer alan efsanevi şövalyeleri ile Şarlman heykeli bizi karşılıyor olacak.
Şehirlere Hayat Veren Nehirler
Seine nehriyle buluştuğunuzda şehirlerin mutlak suretle bir nehir yakasına kurulması gerektiğine olan düşünceniz pekişiyor. Sonraki adım ise bu nehir bentlerini nasıl kullandığınız, nasıl birer sosyalleşme alanına dönüştürdüğünüz ve üzerinden geçen köprülere hangi anlamları yüklediğiniz ile alakalı. Seine nehri bentleri büyük oranda kamusal alan. Şehrin romantizmini size sunacak belirli noktaları da sizlerle paylaşmamda fayda var. Eskiden Eyfel kulesinin doğu yakasında kalan yeşil alan bunun için oldukça elverişli idi. Zamanla bu bölüm küçüldü, park alanına ilişkin ek kısıtlamalar getirildi ve sizi rahatsız eden satıcılarla da birlikte ortamın büyüsü yok oldu. Ama hala bir umut var tabi. Kulenin hemen batı yakasındaki d’Iéna köprüsünü geçip soldaki merdivenlerden inin ve harika bir Eyfel manzarası ile karşı karşıya olacaksınız. Burada 2-4 saat arası zaman geçireceğiniz için hazırlıklı olmakta fayda var. Zemine sermek üzere ufak bir pike ya da örtü yanınızda bulundurunuz. Müziğin sesini duyabileceğiniz kadar açın, içecek ve atıştırmalıklarınızı da yanınıza alınız. Bu birbirini tanımayan onca insanın müşterek olarak anın tadını çıkardığı bir ritüel haline geldi. Küçük şişe şarapları, peynir tabakları ile yakındaki marketler de bu ritüele sizi hazır hale getiriyor. Hava karardıktan sonra saat başı flaşör ampüller ile enerjiyi yükselten bir ışıklandırma çevreden wow seslerinin yükselmesine de sebep olacak. Tabi sevdiklerinizle ya da ortak bir anı paylaştığınız insanlarla bu deneyimi yaşamak benzersiz. Ataol Behramoğlu, aşk iki kişiliktir demiştir ki duygular ancak bir öteki ile var olabilir. Yalnızlık paylaşılmaz diyenler sizleri de duyuyorum ama o başka bir mesele. Eyfel bir demir yığını mı diye sorarsanız evet bir demir yığını ancak dantel gibi işlenmiş ve kentin kimliğinde kendine bir yer bulmuş ikonik bir temsilci. Çıkmadı iseniz bir defa çıkıp şehri yukardan seyretmek şehir planını da görmek açısından güzel. Ama günümüzde daha çok çevresinin anlam kazandığı ve tüketildiği bir yer haline gelmiştir. Yapılma amacı, ebatları bu yazının konusu olmadığı için detaylarına girmeyeceğim.
Seine nehri bentlerinin bir başka hikâyesi de bukinist adı verilen sahaflar. Aydınlanma ile başlayan süreçte kitabevlerinin yetersiz kaldığı yerde bukinistler devreye girmiş. Çoğu, günümüzde hediyelik eşya ağırlıklı olsa da hala yaşatılan bu kültürel miras UNESCO listesine de dahil olmuştur. Eski dergiler, afişler, kitaplar sizi karşılar bu küçük yeşil metal kutu bölmelerde. Yazarların fikirlerinin tehlikeli bulunduğu ve yayınların ciddi bir baskı altında olduğu 18. Yy da doğmuştu bu dağıtıcılar. O dönemlerde elbette seyyarlar, halkın ve soyluların geçiş güzergahında konumlanmışlar ve bu yayınları insanlara ulaştırmış devrimin ayak seslerinin ortaya çıkmasında rol oynamışlardır.
Bir diğer kavram üzerinde daha duralım. İlk duyduğumda sene 2013 idi sanırım Ankara’da küresel tasarım kentleri teşkilatının toplantısında Amerikalı bir profesör bahsetmişti “placemaking” kavramından. Hala tam Türkçesi nedir bilmem ama bir bankın bir işletme ile arasındaki mesafeye kadar bir tasarım detayının ne kadar etkili olduğunu o zaman öğrenmiştim. Bir yeri kullanışlı hale getirmek orayı nasıl hissettiğimizle o kadar ilgili ki. Etkileşime imkan veren sosyalleşme mesafesinin ayarlanması o Avrupa’da çok beğendiğiniz ama neden beğendiğinizi anlamadığınız yerler hakkında size bazı sırlar verebilir. Paris sokaklarının, kafelerinin, meydanlarının hatta parklarının bu yaklaşımla tasarlandığını düşünüyorum. Sanki tüm bu alanlarda bir sokak müzisyeninin nerede konumlanacğı, onu dinleyenlerin hangi düzlemde konumlanacağı bile düşünülmüş gibi. Parklar demişken kentte asla es geçemeyeceğiniz yeşil alanlar bizi karşılar. Paris’te ilçe yerine arrondissement adı verilen bölgeler tanımlanmıştır. Şehri neredeyse bir daire gibi çevreleyen çevre yolunun içinde içten dışa doğru bir salyangoz kabuğu gibi dönen 20 arrondissement bulunur. Bir sokak ismi tabelasında da önce arrondissement numarası altında da sokak adı yazar. Paris ziyaretlerimizin bir gününü mutlaka 5.ve 6. arrondissementte geçiririz. Seine nehrini kuzeyde sınır olarak ele aldığınızda bu bölgede Pantheon, Lüksemburg Bahçeleri, Şehrin azizesi ve koruyucusu olan Azize Geneviève’nin sandukasının bulunduğu Saint-Étienne-du-Mont Kilisesi yer alır. Bu kiliseyi aslında bir Woody Allen filmi olan Paris’te bir gece yarısı filminden anımsayacaksınız. Owen Wilson’ı 1920’lere götüren o oturduğu merdivenler ve arkasındaki mor demir kapı bu kilisenin yan cephesidir. Filmler belki de Paris’i zihnimize kazıyan hatta kentsel bir imgelem yaratan unsurlar olabiliyor. Elbette biz şehri bir turistik nesneye dönüştüren hatta fiziksel gerçekliğinin üzerine, duygusal ve kültürel bir bellek katmanı örten bu yaklaşımdan biraz uzak tanımlamaya özen gösteriyoruz. Lakin popüler kültür hep bir yakamızı tutmaya devam edecek. Türk gezginler için Paris aynı zamanda Attilâ İlhan‘ın, Yahya Kemal‘in, Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın ve hatta Paris Notları kitabını okumaktan büyük bir zevk aldığım ve sizlerin de okumasını tavsiye edeceğim Melih Cevdet Anday’ın volta attığı, zamanlarını geçirdiği ve kente dair izlenimlerini aktardığı yerleri bugün arşınlamak da ayrı bir tat. İtalya’dan Medici ailelesini mutlaka duymuşsunuzdur. Kral IV. Henri’nin ölümü ile pekişen yalnızlığında İtalya’ya büyük bir özlem duyan Fransa Kraliçesi Marie de Medici Lüksemburg Sarayı’nı çocukluğunu geçirdiği Pitti sarayındaki bahçelere benzetmek ister. Medici Çeşmesi’ni Paris’in kültürel mirasına dahil eder. Efsaneye göre Polyphemus, su perisi Galatea’ya karşılıksız bir aşk besler. Galatea ise çoban Acis’i sevmektedir. Heykelde, Polyphemus’un bu iki aşığı yakaladığı o an tasvir edilir. Polyphemus dev bir kayayı Acis’in üzerine fırlatır ve onu ezer, Galatea ise sevgilisinin kanını nehre dönüştürerek onu bir nehir tanrısı olarak ölümsüzleştirir. Çeşmedeki suyun akışı, aslında Acis’in bu dönüşümünü simgeler. Efsaneler ve mitler hikayeyi benimsememizde ve hafızamızda tutmak için bir araç olsa da yapının cazibesi sizi içine çekecek. M.C.Anday’ın Paris notları kitabı bu çeşme başında oturanları sayar. Yahya Kemal’den ve onun 1903’te öğrenimini sürdürmek veya politikaya atılmak arasında kaldığından bahseder. Siz hangi yol ayrımında olacaksınız bilmem ama zamanı durdurmak ve düşünmek için doğru bir yerdesiniz. Ve Paris’in en sevdiğim yanlarından birisi de gittiğiniz yerde alanı ya da mekanı ve öğrendiklerinizi sindirmeniz için size bir süre oturarak dinlenme imkanı sunan kent mobilyalarıdır. Kamuya tahsisli o yeşil metal sandalyelere hem bu çeşme başında hem parktaki sarayın önündeki sekizgen büyük havuz kenarında hem de bir çok yerde rastlayabiliyorsunuz. Üstelik sabit de değiller, güneşe gölgeye istediğin yere çek ve dinlen. Vaktin varsa kitabını da al ve birkaç saatini burada geçir mutlaka. Parktan Pantheon’nun kubbesinin harika görüldüğü bir açı da bulunuyor. Bu bahsettiğim arrondissementler aslında Paris’in lüks semtlerinden demek doğru olur. Adını çokça duyduğunuz ve sıcak çikolataları ile de meşhur cafe de magots, cafe de flore de seine nehrine paralel duran Saint germain bulvarı üzerindedir. Pantheon’un tam sağ çaprazında Sorbonne üniversitesinin hukuk fakültesini göreceksiniz. Hemen girişinin üstünde özgürlük, eşitlik, kardeşlik yazısı gözünüze çarpacak. Bu bölgede okullar ve Latin kuşak da yer alır.

Devrim’in Başladığı Bastile’den Küçük Saray’a Kültür Sanat ve Tarih Günü
Paris için bir başka günümüz de Bastile Meydanı’nda başlar ve kentin kültürel belleğini keşfetmemizi sağlayacak Viktor Hugo Evi, Carnavalet Müzesi, Pompidou (uzun bir süre kapalı olacak), Belediye Binası, 59 Rivoli ve Petit Palais’i kapsayan kültür sanat merkezli bir rotaya dönüşür. Bastile Meydanı günümüzde devrimde hayatını kaybedenlerin anısına dikilen Temmuz Sütunu ve bir meydan düzenlemesini içerse de devrim öncesinde korkunun merkezi haline gelen bir hapishaneye ev sahipliği yapıyordu. 14 Temmuz 1789’de Bastile Hapisane’nin basılması Devrimin başlangıcı kabul edilmektedir. 14 Temmuz sabahı, öfkeli kalabalık önce Les Invalides’i bastı ve buradan tüfekleri ele geçirdi. Ancak barutun ve mühimmatın Bastille Hapishanesi’nin mahzenlerinde saklandığı bilindiğinden halk oraya yönelmiş ve kanlı çatışmanın ardından elleriyle, kazmalarla ve küreklerle hapishaneyi yıkmışlardır. Kendi içerisinde terör dönemi olarak adlandırılan ve binlerce kişinin giyotinle idam edilmesine sebep olan bu dönemin detaylarına ulaşacağınız çok fazla kaynak mevcut, bir kitap önerimi metnin önceki bölümlerinde yazmıştım. Kısa birkaç notla geçiştirilebilecek bir süreç olmadığı için müsaadenizle rotamıza kaldığımız yerden devam ediyorum. Viktor Hugo evi, gruplar dışında bireysel olarak ücretsiz ziyaret edebileceğiniz bir müze. Aslında yurt dışına çıktığımızda bir diğer merak ettiğimiz konu da binaların ve evlerin içi.


Bu kadar tarih gezisinden sonra acıktığınızı tahmin ediyorum. Paris’te antrikot restoranları meşhur oldu. Rotamız üzerindeki La Baguette du Relais, bagette dikey kesilmiş lezzetli bir halde bu eti size sunan ayaküstü lezzet duraklarından. Normalde sosyal medyada popüler olan yerlere karşı bir antipatim hep vardır ama bu mekan için bu tutumumdan biraz geri duruyorum. Et tercihim genelde yağsız, iyi pişmiş ve yumuşak etlerden yana olduğu için bazen ekmeğe biraz taşan yağını dahi mazur görerek bu lezzete kucak açıyoruz. Gerçekten başarılı tavsiye ediyorum. Elbette bu bir reklam değil, tamamen kişisel deneyimimdir. Malumunuz ülkemiz gastronomi açısından bir cennet, bu sebeple yurtdışında damak tadımıza uygun yer bulmakta bazen zorlanabiliyoruz; bu öneriyi o yüzden kıymetli buluyorum.
Paris sokaklarında binalar arasında yürürken şehrin mimarisinin bir sokak sağlıklaştırma ya da bölgesel bir iyileştirmeden farklı olduğunu anlamaya başlıyorsunuz. İlerleyen bölümlerde Haussmann’ın Paris’i yenilemesi sürecine de değineceğiz. Karşılaştırmak mukayese etmek elbette denkler arasında mümkündür. Lakin Paris Belediye binasını (hotel de ville) karşıma aldığımda bizim modern adını verdiğimiz penceresiz cam sözde modern binalarımız gözümün önüne geliyor, ürperiyorum. Neo Rönesans mimari tarzdaki bina 1882 yılına tarihleniyor. Hemen önündeki meydanda çeşitli etkinliklere de denk geldiğim olmuştu ancak etkinlikler kapsamında önünde brandalar, ufak çadırlar görmektense meydanın işgal edilmemiş haliyle bu ihtişamlı yapıya bakmak daha cezbedici. Binanın güney cephesi de Seine nehri ile komşu. İçlere doğru girdiğimizde kilo shop adını verdikleri kilo ile satılan kıyafetler ya da vintage ürün mağazalarını görüyor olacaksınız. Kıyafetler renkler ile kodlanmış ve aynı renk kodundakileri birarada tartıyor ve ağırlığına göre ödeme yaparak alabiliyorsunuz. İkinci el kıyafetler arasında Retro tarzda ürünler de mevcut. 4. Arrondissementin sınırındaki son yapımız da Pompidou, 2030 yılına kadar kapalı olacak bu sebeple üzerinde hiç durmadan beni yine çok heyecanlandıran Rivoli 59’dan sizlere bahsetmek istiyorum. Adını bulunduğu sokak adı ve bina numarasından almıştır. Şehrin tam da göbeğinde bir banka şubesinin kapandığını ve milenyuma henüz girmeden sanatçıların bu alanı işgal etmesiyle başlayan sonrasında da belediye tarafından sanat stüdyoları için satın alınmış (bir seçim vaadi olmuştur) günümüzde de çok katlı çok yönlü bir sanat galerisi haline dönüşmüş bir yapı. Elbette bizi ilgilendiren kısmı yapıdan ziyade alanın kazandığı işlevselliktir. Hem yerel hem de dünyanın dört bir yanından sanatçılara ev sahipliği yapıyor. Binanın iç arka orta bölümünde spiral bir merdivenden katları çıkarken duvarlarda sizi grafitiler karşılıyor. Sanatçıların üretim sürecini an be an gözlemleyebilmek harika bir duygu. Her bir katında her bir bölmesinde farklı bir sanat dalının icra edildiğini görüyorsunuz. Şehrin müzelerinde ve saraylarında sizi çok değerli eserler karşılarken günümüzde üretilen bu eserlerin yıllar sonra hangi müzenin en değerli parçası olacağını bilemeden aralarından geçiyor olacaksınız.
Rivoli 59’un kuzeyinde ise des halles muhiti var. Hal bölgesinde zaman geçirirseniz kuzeyindeki Montorgueil caddesindeki kafelerde bir mola verebilirsiniz. Rivoli 59’dan sonra rotamız Petit Palais yani küçük saray. Aslında iki yer arasında Louvre Müzesi, Tuileries Bahçesi, Concorde Meydanı, meydandan da Zafer Takına uzanan şanzelize caddesi ise başka günün programında yer almalı. Bu sebeple Rivoli 59’dan Petit Palais’e metro ile geçmenizi ve enerjiyi tasarruflu kullanmanızı tavsiye ediyorum. Petit Palais, resimden heykele yine ücretsiz ziyaret edebileceğiniz harika bir galeriye ev sahipliği yapıyor. Az önce bahsettiğim les halles’in harika bir tablosuna (ressam Léon Lhermitte, 1895) da burada erişebileceksiniz. O tablonun karşısında uzun uzun oturup resmin işlediği dönemi zihnimde canlandırmaya çabalamıştım. Resmi sitesindeki bir anlatımla doğru ifade etmek gerekirse “Paris ve Cumhuriyet tarihini yücelten tablolar, yapının tavanlarını ve tonozlarını süslemektedir. Petit Palais’nin bir diğer dikkat çekici özelliği ise geniş galerilerinden sütunlu avlusuna kadar uzanan görkemli mozaik döşemesidir.” Aklınızdan çıkması güç bir yere daha adım atmış oldunuz. Yine çok sevdiğim bir diğer özellik size bu gezi günü için bahsettiğim her müze ve yapıda gördüklerinizi ve öğrendiklerinizi sindirebilmeniz için bir avlu, bir soluklanma alanı mutlaka ayrılmış. Üzerinizde zaman kısıtınız dışında alanı terk etme baskısı hissetmeden alanı deneyimleyebilirsiniz. İlginizi çekeceğini düşündüğüm için öne çıkan eserlerin işaretlendiği kat planına erişebileceğiniz web sitesini de sizinle paylaşayım https://www.petitpalais.paris.fr/en

Kısa bir soluklanmanın ardından önerim, Şanzelize’yi takip ederek Zafer Takı’na kadar bir yürüyüş yapmanız. Yol üzerinde sizi harika makaronlar bekliyor; aslında makaronu pek sevmesem de buradakiler gerçekten farklı ve lezzetli. Abartmak istemem ama daha önce makaron yememiş gibi hissedebilirsiniz. Özellikle fıstıklı, limonlu ve portakallı olanlar benim favorim. Tatlıları da oldukça başarılıdır; ancak kafe bölümünde oturmak isterseniz Google’dan menü fiyatlarını kontrol ederek gitmenizde fayda var. Eğer bütçenize uygun değilse, sadece mağaza kısmına girip makaronlarınızı alıp ayrılabilirsiniz.
Bu arada, Şanzelize’de olduğu için çok pahalı olacağını düşündüğünüz bazı restoranlar aslında oldukça bütçe dostudur. Bunlardan biri de Brasserie des Champs; harika soğan çorbası servis ediyorlar. ‘Soğan çorbası mı?’ diye hemen tepki vermeyin lütfen; ben yemekte soğan parçası görünce bile keyfi kaçan biriyim, ona rağmen benim için bile lezzetliydi. Belki de kendinizi tam bir Parisli gibi hissetmenizi sağlayacak o adım bu çorbadır. Ne gün oldu değil mii dolu doluydu ve harika tercihlerle geçti. Kapanış ise büyük komutana saygı sunuşu ile olmalı. Giyotin gölgesindeki yaşamlar arasında düzen ve zafer vadetmişti Napolyon. Austerlitz Zaferi’nden sonra da askerlerine “Eve ancak zafer taklarının altından geçerek döneceksiniz” der. Bu tip yapıları Roma döneminde seferden dönen askerler için gurur abideleri olarak hatırlıyoruz. Efsane Avrupa turlarımızın ilk durağı Selanik’te Galerius kemeri de Ermeni ve Pers ordularına karşı kazanılan zaferler nişanesi olarak yapılmış kent girişleri olmuştur. Paris’teki zafer takı da 12 caddesi kesen dev bir meydanda yer alır. Meydanı kesen her bir cadde önemli bir şair ya da komutanın adını yaşatır. Napolyon döneminde savaşmış komutanların adları kazınmıştır zafer takında. Ayrılış, Zafer, Direniş ve Barış temalarında 4 ana rölyef takın ayaklarının ön ve arka bölümünde yer alır. Napolyon, İtalya Mısır seferlerinde de çok sayıda tarihi ve sanat eserini ganimet olarak almış ki bu eserlerden birisi de bizimle bağlantılı. Dördüncü haçlı seferinde (1204) Konstantinopolis (günümüz İstanbul’u) Hipodromdan ganimet olarak alınan dörtlü bronz atlar (quadriga) Venedik’teki Aziz Markus bazilikasının ön cephesinin üzerine yerleştirilmiştir. Napolyon’da İtalya seferinde bu at heykelini Zafer Takı’nın üzerine yerleştirilmek üzere Fransa’ya (1797) getirtmiştir. Zafer Takı’nın inşaatına 1806 yılında başlansa da henüz tamamlanamadan Waterloo Muharebesi mağlubiyeti sonrası (çoğu eser de iade edilmiştir) ikinci ve son sürgün yeri olan Helene adasında “Fransa, ordu, Joséphine” son sözleri ile hayatını kaybetti. Ölümünden 19 yıl sonra ancak naaşı Fransa’ya getirildi ve ancak naaşı zafer takının altından geçebilmişti. Ridley Scott’ın yönetmenliğinde 2023’te vizyona giren Napolyon filmi, Napolyon’un askeri dehasına, savaş sahnelerine ve tutkusuna ışık tutmuş. Ulusal günler ve önemli kutlamaların da merkezi artık zafer takı. 2025 yılında Paris Saint Germain’in şampiyonlar ligi finalini kazanması nedeni ile kutlamalara da denk geldik ancak ne eziyetti anlatamam daha kutlamalar başlamadan takı kesen tüm caddeleri yaya girişlerine dahi kapatmışlardı. O gün yürüdüğümüz kadar 1 haftada yürümemişizdir.
Şehre Tepeden Bakmak
Yeni bir güne şehrin farklı bir yakasından başlayacağız. Günümüzde 100’ü aşkın ressam, portre ve karikatür sanatçısının yer aldığı Montmarte, popüler adıyla ressamlar tepesi. Eskiden şehrin biraz dışında kalan ve sanatçılar için bir sığınak haline gelen bu tepede kimler geçmemiş ki. Picasso, van Gogh, Fikret Mualla, Abidin Dino, Edith Piaf ve niceleri. Paris Belediyesi bu belleği ayakta tutmak için sanatçiların yaşadığı evlerin yakınında neredeyse 1-1.2m yüksekliğinde koyu gri/bronz demir bilgilendirme levhaları yerleştirmiş. Arnavut kaldırımlı sokaklarından geçerken orta avluda ressam, portre ve karikatür sanatçılarının (ki bazıları gerçekten çok yetenekli insanlar) çalışmalarını izliyor hatta kendi karikatür ya da portrenizi yaptırabiliyorsunuz. Orta alanı çevreleyen tarihi kafe ve restoranlarda Fransız mutfağı sizi karşılıyor. Boeuf bourguignon (şarap ile pişirilen sığır eti) porsiyonları oldukça büyüktür, elbette dünya mutfağından yana da tercihinizi kullanabilirsiniz. Ya da benim genelde yaptığım gibi La Crémaillère 1900’de amerikano kahve ve Creme brule ile tamamı sokağa yönlenmiş sandalyeleri ile etrafı izleyebileceğiniz masanızda güzel bir mola da verebilirsiniz. Yakınında çokça güzel cafe de olsa da denediklerim arasında en iyi creme brule bu mekanda idi. Pigalle metro durağına kadar inerken ödüllü kruvasancılar, pastacılar ve dış cepheleri çok güzel süslenmiş kafeleri görebilirsiniz. Ressamlar tepesinin hemen doğu yakasında ise Sacre de Coer (kutsal kalp) bazilikası gökyüzünde kanatlanmış bembeyaz bir kuş gibi uzanır. Anvers metro durağından çıktığınız andan itibaren ara sokaktan eğim farkının da etkisi ile oldukça ihtişamlı olarak sizi karşılar. Prusya savaşı mağlubiyeti ve takip eden yıldaki iç karışıklık ve kanlı çatışmaların Fransa’nın içinde bulunduğu manevi çöküşe bağlanır. Bu bazilikanın inşası da aslında ulusal bir adaktır. Kesintisiz bir şekilde dua okunan bu bazilikanın tavanında 475m2’lik görkemli mesih mozaiği yer alır. Girişinde bazen uzun bir kuyruk olsa da hızla ve ücretsiz olarak gireceğiniz bu ibadethaneye mutlaka uğrayınız. Ardından sizi harika bir şehir manzarası karşılar. Tüm şehir ayaklarınızın altındadır. Dilerseniz Anvers metro durağına kadar inen park eğiminde imkan vermesi ile size geniş bir bakış açısı sunar. Burada herkes gibi merdivenlere oturup şehri seyretmelisiniz. Bul karayı al parayı dolandırıcıları, beer vatır lock diye sizi bezdiren satıcıları göz ardı etmeniz de gerekecek. Bunlar yağmurda bir anda şemsiye satar, hava kararır zıp zıp ürünleri ve lazer satarlar. Ekmeklerini Paris’ten çıkarırlar.

Bir şehri yeniden yaratmak: Haussmann’ın Paris’i
Bugün gördüğümüz ve hayran kaldığımız Paris şehir planı ve bina yapıları aslında 19.yy’ın ikinci yarısında kentin yaşadığı büyük dönüşümün eseridir. Aşırı kalabalık ve sağlıksız olduğu kabul edilen mahallelere daha fazla hava ve ışık sağlanması için yıkılması, yerlerine geniş caddeler, meydanlar ve parkların inşası için III. Napolyon Seine Valisi Haussmann’ı görevlendirmiş ve Paris’i yenileme planı hayata geçirilmiştir. 1927’lere kadar süren çalışmalar neticesinde Paris’in bugünkü sokak planları ortaya çıkmıştır. Bir bütünlük halinde gördüğümüz o binalar aslında katı bir kurallar silsilesi içerisinde inşa edilmiştir. Zemin kat ve asma kat genellikle işletme ve dükkanlara ayrılmış, ikinci kat merdivenlerde çok yorulmamaları için zenginler için tasarlanmıştır. Bu sebeple en yüksek tavan, en geniş pencereler ve kesintisiz bir balkon bu kattadır. Üçüncü ve dördüncü katlar sade pencere ve süslemeler, beşinci katta da görsel denge için göstermelik bir balkın yer alır. Çatı katı ise genelde hizmetçilere ayrılmıştır. Bu sınıfsal ayrım bir kenara dursun hizmet edenlere ayrılan bu çatı katları şimdi popüler stüdyo dairelerdir. Paris’teki taş ocaklarından çıkarılan kireç taşının rengi binaların karakteristik rengini oluşturmuştur. Tabi binalardaki sınıf farkındaki yaklaşım dikkate alındığında sokakların ve bulvarların genişliğinin de bir anlamı olmalıydı. Herhangi bir ayaklanmada barikat kurmayı zorlaştırmak ve müdahaleyi kolaylaştırmak için geniş bulvarlar planın bir parçası olmuştur. Paris, sadece güzel bir şehir haline gelmemiş aslında iyice hesaplanmış bir tasarım harikasına dönüşmüştür. Sokaklardaki ağaçların boylarından, binaların çatı eğimlerine kadar her şey bir cetvelle çizilmiş gibidir. Bu simetri ve bütünlük, sokaklarında yürüdüğünüzde sizi bir metropolün karmaşasında hissettirmiyor. Mahalle parkları, yeşil koridorlar Parisli olma kültürünün bir parçası haline gelen “parkta vakit geçirme” alışkanlığını da doğurmuştur. Hangi parka giderseniz gidin mutlaka koşusunu yapan ve güneşin tadını çıkarak Parislileri görüyor olacaksınız.

Paris, bugün bir aşk şehri olarak anılıyor olabilir, ancak Paris aynı zamanda mimarinin, estetiğin, sanatın, kültürün, devrimin ve fikirlerin şehridir. Kent belleğinin yüzyıllardır sanatçıları, gezginleri ve meraklılarını kendine mıknatıs gibi çekmesi bir tesadüf değil. Kentin müzeleri dünya mirasına da ev sahipliği yapıyor. Louvre müzesi; resim, mısır eserleri, İslam sanatı, heykeli dekoratif sanatlar gibi bölümlerden oluşuyor. Popüler olan bir kenara dursun barındırdığı zenginlikler paha biçilemez. Resim daha çok ilgimi çektiği için sanırım özellikle Jacques-Louis David’in eserleri benim için öne çıkıyor. Louvre için ayrı bir yazı dizisi şart ancak bilgi, bilet ve çevrimiçi ücretsiz gezebileceğiniz bölümler için resmi sitesini ziyaret ediniz https://www.louvre.fr/en .
Bu metne dahil edilebilecek o kadar çok müze, pasaj, seyir terası (Trocedero’dan dahi bahsetmedim), dini yapı, mahalle, lezzet noktası ve konu var ki metni bir gezi yazısından dev bir rehbere dönüştürmek de mümkün.
Yazının başında belirttiğim gibi Paris’i ziyaret etmenin bir gereksinim olduğuna siz de kani oldu iseniz amacıma ulaşmışım demektir. Sorularınız ve görüşlerinizi gençler geziyor instagram hesabımızdan iletebilirseniz çok memnun olurum. Destek mesajlarınız da yeni gezi yazıları için beni motive edecektir. Paris’i daha fazla bekletmeyin, size çok şey vadediyor.
Yeni yazılarda buluşmak üzere hoşçakalın
Ömer Faruk Sarı
Teşekkürler:
Turlarımızda bize eşlik eden ve şehrin tadını birlikte çıkardığımız tüm katılımcılarımıza teşekkürler.
Paris’te rehberlik ve agabeylik yapan, Paris’in pasajları ve Procope ile beni tanıştıran Dureyit Bey’e teşekkürler.
Avrupa rotalarına çıkmaya başladığımız 2012 yılından beri okuma önerileri ile şehir deneyimlerimin derinleşmesine vesile olan Timur Bey’e teşekkürler.


